Kapadokya’da 38 kilometre koştuktan yalnızca bir hafta sonra Frankfurt Maratonu’nun başlangıç çizgisindeydim. Normal şartlarda yarışları bu kadar sık aralıklarla koşmayı tercih etmem. Özellikle biri patika, diğeri yol yarışıysa toparlanma sürecini ciddiye almak gerekir. Fakat her iki organizasyona da katılmak istiyordum. Bu sebeple Kapadokya’yı daha çok antrenman amacıyla koşup ana hedef olarak Frankfurt Maratonu’nu belirledim.
Yarış haftasına geldiğimde bacaklarımın durumu fena değildi. Tam anlamıyla toparlandığımı söyleyemem ama maratonu koşabilecek kadar dinlenmiş hissediyordum. Hafta boyunca sadece bir kez hafif tempo koştum ve geri kalan zamanı dinlenmeye ayırdım.
Frankfurt’a varır varmaz ilk işim organizasyon alanına gidip yarış numaramı almak oldu. Fuar alanı oldukça büyük ve tamamen kapalı bir salonda kurulmuştu. Bir süre stantları gezdim. Ancak açıkçası beni heyecanlandıran pek bir şey bulamadım.
Satılan yarış tişörtleri daha önce Kaçkar Ultra’da gördüğüm ürünlerle aynıydı. Malzeme kalitesini çok başarılı bulmadım. Terlediğinizde üzerinize yapışacakmış hissi veren, biraz da naylonumsu bir yapısı vardı. Üstelik ayrıca ücret talep ediliyordu. Bu nedenle satın almayı düşünmedim.
Diğer stantlarda da ilgimi çeken kayda değer bir ürün göremedim. Birkaç tekstil markası, birkaç ayakkabı üreticisi, sporcu besini satıcıları ve küçük ekipmanlar satan bazı firmalar vardı. Fiyatlar da genel olarak Türkiye’deki fiyatlardan çok farklı değildi. Hatta bazı ürünleri indirim dönemlerinde daha uygun fiyata almak mümkün olabilir diye düşündüm.
Yarış kitinin içeriği de oldukça sadeydi. Tişört veya hatıra niteliğinde bir ürün yerine bol miktarda broşür ve küçük bir çikolata verilmişti.
Yarıştan önceki günü şehirde geçirdim. Birkaç müze gezdim ve Frankfurt’un farklı bölgelerini yürüyerek dolaştım. Gün sonunda saatime baktığımda yirmi bin adımın üzerine çıkmıştım. Aslında maraton öncesinde bu kadar yürümek çok akıllıca sayılmaz ama uzun süredir görmediğim bir şehirde otel odasında oturmak da bana göre değil.
Akşam saatlerine doğru yorgunluk çökmeye başlayınca otele dönüp dinlenmeye karar verdim. Akşam yemeği yemedim. Erken denebilecek bir saatte yatağa girdim ve ertesi gün için enerji toplamaya çalıştım.
Sabah saat yedide kahvaltıdaydım. İki dilim tost ekmeğine reçel sürdüm, bir muz yedim ve portakal suyu içtim. Ardından biraz yürüyerek vücudumun tamamen uyanmasını bekledim.
Yarış alanına vardığımda başlangıç saatine yaklaşık kırk dakika vardı. Emanet çantası bırakmayacağım için herhangi bir telaşım yoktu. Yerimi bulduktan sonra hafif tempo koşarak vakit geçirdim. Yarıştan yaklaşık on dakika önce de başlangıç koridorundaki yerimi aldım.
Her zamanki gibi start öncesinde bir enerji jeli tükettim. Kendimi iyi hissediyordum. Hava serin ve rüzgârlıydı. Aslında son dönemde koştuğum Viyana Maratonu’ndan sonra rüzgâr konusunda biraz temkinli düşünmeye başlamıştım. Yol yarışlarında kuvvetli rüzgâr bazen yokuştan bile daha fazla enerji harcatabiliyor.
Frankfurt son derece düz bir şehir. Bu durum hızlı koşmak isteyenler için büyük avantaj sağlıyor ama aynı zamanda rüzgâra karşı daha savunmasız kalmanıza da neden oluyor. Yarış başlamadan önce aklımın bir köşesinde bu vardı.
Start verildiğinde her şey son derece düzenli ilerledi. İlk kilometrelerde kendimi kalabalığın akışına bıraktım. Nabzımı yükseltmemeye çalışıyor, etrafımdaki koşucuların temposuna göre hareket ediyordum.
Maratonlarda ilk birkaç kilometre benim için her zaman bir yer bulma sürecidir. Çok hızlı gitmek istemezsiniz. Çok yavaş gitmek de istemezsiniz. Bir süre sonra etrafınızdaki insanların hızları oturmaya başlar ve benzer hedeflere sahip koşucular doğal olarak aynı grubun içinde kalırlar.
Bu yarışta da kısa süre sonra kendime uygun bir grup bulduğumu düşündüm. Kimse birbirini zorlamıyor ama herkes benzer bir ritimde ilerliyordu. Böyle bir grubun içinde koşmak maratonu kolaylaştırıyor. Rüzgârı daha az hissediyorsunuz. Temponuzu daha rahat koruyorsunuz. Hatta bazen farkında olmadan birbirinizi motive ediyorsunuz.
Yarışın ilk yarısı oldukça rahat geçti. Şehrin merkezinde ilerliyor, kalabalık caddelerden geçiyor ve sürekli seyirci desteği görüyorduk. Frankfurt’un tarihi bölgelerinden geçerken insanların ilgisi hissediliyordu. Yol kenarlarında müzik yapan gruplar vardı. Bazı noktalarda ise çocuklar ellerini uzatıp koşuculara destek vermeye çalışıyordu.
Maratonun ilk bölümü beklediğimden daha iyi geçti. Ancak şehrin dış kesimlerine doğru ilerlemeye başladığımızda yarışın atmosferi değişti. Geniş yollar ve otoyol bağlantıları üzerinde koşmaya başladık. Seyirci sayısı azaldı. Etrafımızdaki manzara sadeleşti.
İşte maratonun zor kısmı burada başlıyor, diye düşündüm. Fiziksel olarak iyi durumda olsanız bile zihniniz yavaş yavaş sıkılmaya başlıyor. Bir sonraki kilometreyi düşünüyorsunuz. Sonraki su istasyonunu düşünüyorsunuz. Bir süre sonra sadece ayak seslerini ve nefes alış verişleri duyar hale geliyorsunuz. Ben de bu bölümde yarışa olan ilgimi kaybetmeye başladım.
Neyse ki bu durum uzun sürmedi. Tekrar şehir merkezine yaklaştıkça atmosfer tamamen değişti. Seyirciler yeniden çoğalmaya başladı. Dar sokaklardan geçiyor, iki tarafı insanlarla dolu caddelerde ilerliyorduk. İnsan sesi arttıkça yorgunluk hissi de geri çekilmeye başladı.
Bu bölümde ilginç bir duyguya kapıldım. Kendimi olduğumdan daha hızlı koşuyormuş gibi hissetmeye başladım. Dar sokakların ve kalabalığın yarattığı atmosfer böyle bir etki oluşturuyor. Aynı tempoda gidiyor olsanız bile çok daha süratli ilerliyormuşsunuz hissine kapılıyorsunuz. Saatime baktığımda aslında hızımın neredeyse değişmediğini gördüm. Yani atmosfer beni yanıltıyordu.
Bir süre hızlanmayı düşündüm. Fakat bunun doğru karar olmayacağını biliyordum. Maratonun son bölümünde yapılan plansız hamlelerin bedeli ağır olabilir. Bu sebeple heyecana kapılmadan mevcut tempomu korumaya odaklandım. Kilometreler ilerledikçe yorgunluk belirginleşmeye başladı ama hiçbir zaman kontrolden çıkmadı. Beslenmem yolundaydı. Bacaklarım görevini yapmaya devam ediyordu. En önemlisi de zihinsel olarak yarışın içindeydim.
Son kilometrelere geldiğimde artık yarışı güçlü bitireceğime inanıyordum. Frankfurt Maratonu’nun meşhur kapalı salon finişine yaklaştığımızda ortamın enerjisi iyice yükseldi. Seyircilerin sesi içeride yankılanıyor, müzik ve anonslar birbirine karışıyordu. Uzun bir yolun ardından bitiş çizgisini görmek her zamanki gibi güzel bir histi.
Çizgiyi geçtiğimde hâlâ iyi durumdaydım. Elde ettiğim süre de kendi adıma oldukça tatmin ediciydi. Özellikle bir hafta önce Kapadokya’da koşmuş olmam sebebiyle bu kadar iyi hissedeceğimi beklemiyordum. Son dönemde zaman zaman azalmaya başlayan motivasyonum üzerinde de olumlu bir etkisi oldu. Sonraki aylarda yaptığım antrenmanlarda bu yarışın verdiği özgüveni hissetmeye devam ettim.
Genel olarak Frankfurt Maratonu’nu beğendim. Parkur çok etkileyici manzaralar sunmuyor. Şehrin tamamını gezmiş hissi de vermiyor. Fakat amaç iyi bir derece yapmaksa son derece uygun bir yarış.
Hatta Sevilya Maratonu ile kıyaslayacak olursam ben Frankfurt’u tercih ederim. Bunun en önemli sebebi hava şartları. Güney şehirlerinde sıcaklık beklenenden yüksek olabilirken kuzeye yaklaştıkça serin hava ihtimali artıyor. Patika yarışlarında sıcak havayı sevsem de yol yarışlarında tercihim her zaman serin hava olur.
Bu açıdan bakınca Frankfurt, hızlı koşmak isteyenler için Avrupa’daki en mantıklı seçeneklerden biri gibi görünüyor. Belki en güzel maraton değil ama iyi bir süre hedefleyenlerin listesinde mutlaka bulunması gereken yarışlardan biri…
