Baharın gelişini İznik’te bir koşuyla karşılamayı seviyorum. Kış mevsiminin insanın üzerine çöken bir ağırlığı var. Üstelik kış uzadıkça bu ağırlık artıyor. Şansıma, İznik Ultra’nın pazar günü koşulan parkurları hep güneşli ve ılık havalara denk geliyor. Güzel kokular eşliğinde kendimizi hırpalıyor ve baharın tadını çıkarıyoruz.
Karlı bir İznik Ultra hiç görmedim. Cumartesi koşanların fırtınaya yakalandığı yıllar oldu. Bu yıl da gece koşan arkadaşların en büyük derdi soğukla mücadele etmekti. Ama ben pazar sabahı İznik’e geldiğimde yine güzel bir havayla karşılaştım.
Sabah serindi. Hatta bir ara rüzgârlıkla mı koşsam diye düşündüm. Fakat yarış kitlerimizi alıp Derbent’e geçtiğimizde hava yavaş yavaş yumuşamaya başladı. Güneş yükseldikçe sıcaklığın artacağı da belliydi. Bu sebeple yarışa kısa kollu tişörtle başladım.
Kit alımı, yönlendirmeler ve genel işleyiş kusursuzdu. Organizasyon artık yılların tecrübesine sahip. Her şey olması gerektiği gibiydi.
Derbent parkurunu daha önce defalarca koştum. Başlangıç çizgisinden çıktıktan sonra tepeleri aşıyor, ormanın içinden geçiyor ve sonrasında zeytin ağaçlarının arasından İznik’e ulaşıyorsunuz. Parkuru iyi biliyorum. Nerede hızlanabileceğimi, nerede dikkatli olmam gerektiğini az çok tahmin edebiliyordum.
Başlangıç çizgisinde kalabalık toplanınca ben de yerimi aldım. Ön sıralarda başlamayı pek sevmiyorum. Genel klasmanda derece yapabilecek seviyede değilim. Biraz geriden başlamak bana daha uygun geliyor. Bu kez de önden beşinci veya altıncı sıralarda yerimi aldım.
Yarış başlar başlamaz tempo yükseldi. İlk dört kilometre hafif eğimli bir tırmanışla geçer. Ben bu bölümü her zaman temkinli koşarım. Burada fazla zorlayanlar yarışın ilerleyen bölümünde bunun bedelini öder. Tabii çok yavaş da değildim. Nitekim dördüncü kilometreye geldiğimizde önümde başlayan birçok kişiyi geride bırakmıştım.
Ardından asfalt zeminde uzun sayılabilecek bir iniş başladı. İşte burada hızlandım. Yarışın ilerleyen bölümünde ihtiyaç duyacağım birkaç saniyeyi bu bölümde kazandığımı düşünüyordum ama öyle olmamış. Ormana girdiğimizde yarışın ikinci bölümü başlamış oldu. Saatime baktığımda beklediğimden biraz yavaş olduğumu fark ettim. En iyi derecemin ve önceki yılların gerisindeydim. Bu durum moralimi bozmadı ama kaybettiğim zamanı geri kazanabilmek için biraz daha dikkatli koşmam gerektiğini düşündüm.
Ormanın içi her zamanki gibi güzeldi. Ağaçların arasından süzülen güneş ışığı yere vuruyor, hafif bir rüzgâr esiyor ve baharın kokusu her yere yayılıyordu. Böyle yerlerde koşarken yarıştığınızı unutup çevreyi izlemeye başlayabiliyorsunuz. Neyse ki parkur buna çok uzun süre izin vermiyor.
Bir sonraki bölümde uzun bir iniş bizi bekliyordu. Burada frene basmayı bıraktım. Ayağımın döndüğü kadar hızlı koşmaya başladım. Bir yandan kaybettiğim zamanı geri almak istiyor, bir yandan da yarışın ritmini korumaya çalışıyordum. İnişlerde hızlı koşmak her zaman biraz risk taşır. Fakat o gün kendimi iyi hissediyordum.
Sonraki haftalarda koşacağım yarışlar aklıma geldi. Fakat onları düşünmenin bir anlamı yoktu. O gün İznik’teydim. Günün tek konusu İznik Ultra’ydı. Bu düşünceyle önümdeki koşuculara odaklandım. Birini geçiyor, sonra sıradakine yaklaşıyordum.
İniş bitip düzlüğe ulaştığımızda yarışın son bölümü başlamış oldu. Artık köy yollarında koşuyorduk. Etrafımız zeytin ağaçlarıyla çevriliydi. Güneş iyice yükselmişti. Hava sabaha göre belirgin şekilde ısınmıştı. Koşmak da zorlaşmaya başlamıştı. Zamanla önümde ve arkamda görünen koşucu sayısı giderek azaldı. Bir süre sonra neredeyse yalnız koştuğumu hissetmeye başladım. Bu bölümün zor tarafı tam olarak budur. Yarışın büyük kısmını geride bırakmış olursunuz ama bitiş çizgisine ulaşmak için hâlâ uzun bir yolunuz vardır. Yorulmuşsunuzdur. Hava ısınmıştır. Bacaklarınız eskisi kadar istekli değildir.
Buna rağmen parkuru biliyor olmak bana avantaj sağladı. Nerede olduğumu biliyordum. Ne kadar yol kaldığını biliyordum. Ve en önemlisi, son bölümün sonsuza kadar sürmeyeceğini biliyordum. Bu düşünce beni ayakta tuttu. Yavaşlamamaya çalıştım. Hatta son kilometrelerde biraz daha hızlanabildiğimi düşünüyorum.
Bitiş çizgisinden geçtiğimde ciddi anlamda tükenmiştim. Yere yığılacak durumda değildim ama birkaç kilometre daha koşabilecek gücüm de kalmamıştı. Hızlıca sakin bir gölge bulup kendimi dinlenmeye bıraktım. Midemin kabul ettiği kadar yiyip içtim. Kısa bir süre içinde kendimi şaşırtıcı derecede iyi hissetmeye başladım. Gerçi bunun biraz yanıltıcı olduğunu biliyorum. Patika yarışlarında bazen bedeniniz size toparlandığınızı söyler. Asıl yorgunluk ise ertesi gün ortaya çıkar. Ben de acele etmedim. Zaten ödül törenini beklemem gerekiyordu.
Yaş grubumda birinci olmuştum. Elbette bunun biraz da katılımla ilgisi var. Aynı parkurda iki yıl üst üste saniyelerle dördüncü olduğumu hatırlıyorum. Bu kez şartlar benim lehime gelişti diyelim. Sonuçta yarışlarda bazen siz çok iyi koşarsınız ve dereceye giremezsiniz. Bazen de aynı performans size kürsü getirir. Sporun doğasında bu da var.
İznik Ultra, ülkemizdeki en kıymetli yarışlardan biri olmaya devam ediyor. Ayrıca yüz millik parkura sahip nadir organizasyonlardan biri. Şimdilik daha uzun mesafelere geçmeyi düşünmüyorum. Hızlı koşmaya çalışmak hâlâ daha çok hoşuma gidiyor. Ama bir gün yüz mil koşmaya karar verirsem, bunu yapmak isteyeceğim ilk yer büyük ihtimalle yine İznik olacaktır.
Çünkü bazı yarışlar sadece parkurlarıyla değil, yıllar içinde biriktirdiğiniz hatıralarla da değer kazanır. İznik benim için tam olarak böyle bir yer. Her bahar yeniden gelip aynı yolları koşsam da, buradan her seferinde farklı bir hatırayla ayrılıyorum. Bu yılın hatırası da güzel bir bahar günü ve keyifli bir yarış olarak hafızamdaki yerini aldı…
