Bu yarışa yıllardır katılıyorum. Hatta neredeyse on yıldır aralıksız katılmış olabilirim. Her yıl takvim açıklandığında gözüme ilk çarpan yarışlardan biri oluyor. Ne kadar yorgun olursam olayım, ne kadar yoğun bir dönemden geçiyor olursam olayım, katılabilecek durumdaysam kendimi başlangıç çizgisinde buluyorum.
Sanırım bunun sebebi, bir yarıştan beklediğim hemen hemen her şeyi bu organizasyonda bulabiliyor olmam. Yarışın tarihi uygun. Ulaşımı kolay. Organizasyon alanı geniş ve kullanışlı. Parkur hızlı. Mesafe tam kararında. İstanbul’un tarihi bölgelerinden geçiyor olması da ayrı bir değer katıyor. Kısacası bu yarış benim için sadece bir yarı maratondan ibaret değil.
Elbette eksik yönleri de var. Özellikle başlangıç kapıları konusunda yıllardır tam anlamıyla çözülemeyen bazı problemler yaşanıyor. Gerçi organizasyonun bu konuda ciddi çaba gösterdiği de belli oluyor. Bu nedenle eleştirmekten çok çözüm aramayı tercih ediyorum.
Bu yıl da son dakikada başlangıç alanında karışıklık yaşandı. E kapısından başlaması gerekenlerle A kapısından başlaması gerekenler birbirine karıştı. Sonuç olarak her hız grubundan koşucunun bulunduğu karma bir kalabalığın içinde yarışa başladık. Daha önce bunu yaşadığım için paniklemedim.
Eskiden olsa ilk kilometrelerde sürekli şerit değiştirir, önümdeki koşucuları geçmeye çalışır ve gereksiz yere enerji harcardım. Bu kez farklı davrandım. Yarışı doğal akışına bıraktım. Önüm açılana kadar hızlanmaya çalışmadım. İnsanların temposuna uyup sakin kaldım.
Birkaç kilometre sonra kalabalık seyrelmeye başladı. Önümde koşabileceğim boşluklar oluşunca kendi tempoma geçtim. Aslında yarış benim için o noktada başlamış oldu. Bunun bedeli birkaç dakika kaybetmekti. Ama gereksiz efor harcamamış oldum. Yarışın sonunda dönüp baktığımda bunun doğru karar olduğunu düşünüyorum.
Bu sorunun çözümü için farklı başlangıç saatleri düşünülebilir. Örneğin her on dakikada bir, bir ya da iki çıkış grubuna izin verilmesi yoğunluğu azaltabilir. Elbette yine yanlış gruplara girenler olacaktır. Fakat parkurun ilk kilometrelerinde oluşan sıkışıklık bugünkü kadar etkili olmayabilir. Bunun dışında gün kusursuza yakındı.
Hava mükemmeldi. Rüzgâr neredeyse hiç problem yaratmadı. Sıcaklık koşmak için idealdı. Organizasyon tarafında da dikkatimi çeken herhangi bir aksaklık olmadı. Koşucu olarak daha fazlasını isteyebileceğim çok az şey vardı.
İlk kilometrelerden sonra ritmimi buldum. Nefes alışverişim düzenliydi. Bacaklarım iyi hissediyordu. Nabzım kontrol altındaydı. Her şey planladığım gibi ilerliyordu. Galata Köprüsü’ne çıktığımızda İstanbul kendini göstermeye başladı. Bu bölümden her geçtiğimde aynı şeyi düşünüyorum. Gerçekten İstanbul’da koştuğunuzu hissediyorsunuz. Bir tarafta Boğaz, diğer tarafta Haliç uzanıyor. Karşınızda Galata. Sağınızda Sirkeci. Biraz ileride Balat ve tarihi yarımada.
Bu parkurda sadece koşmuyoruz. Aynı zamanda İstanbul’un içinden geçiyoruz. Belki de bu yarışı bu kadar sevmemin en önemli sebebi bu. Çünkü benim için yarışlar hiçbir zaman yalnızca sürelerden ibaret olmadı. Elbette iyi bir derece yapmak hoşuma gidiyor. Kendimi geliştirmeyi seviyorum. Ama yarış deneyiminin bundan daha büyük bir şey olduğuna inanıyorum.
O gün başlangıç çizgisinde duran binlerce insanın da benzer duygular taşıdığını düşünüyorum. Belki yarısı süre yapmak için koşuyordu. Diğer yarısıysa sadece İstanbul’da koşabilmek için oradaydı. Ben de kendimi ikinci gruba biraz daha yakın hissediyorum.
Yarışın ilk yarısı son derece rahat geçti. Ağrı veya rahatsızlık hissetmedim. Hızımı korumakta zorlanmıyordum. Şartlar o kadar iyiydi ki uzun zamandır ilk kez yarışın ikinci yarısında hızlanabileceğimi düşündüm. En azından bunu denemeye karar verdim.
Bir süre işler planladığım gibi gitti. Fakat yarışın yaklaşık dörtte üçünü geride bıraktığımızda durum değişmeye başladı. Bacaklarım istediğim gibi cevap vermiyordu. Yorgunluk kendini göstermeye başlamıştı. Aslında bunun sebebini biliyordum. Bir hafta önce İznik Ultra’nın 25 kilometrelik parkurunda koşmuştum. Üstelik o yarışta kendimi oldukça zorlamıştım. Bir haftada ancak bu kadar toparlanabilmişim demek ki. Bedenim bana hesabı yavaş yavaş kesti.
Son bölümde artık daha iyi süre yapmaya çalışmıyordum. Önceliğim değişmişti. Durmadan koşmaya devam etmek istiyordum. Yürümemek istiyordum. Bazen yarışların son bölümlerinde hedefler küçülür. Daha hızlı olmak istersiniz ama sonunda sadece ritminizi korumaya çalışırsınız. Ben de tam olarak bunu yapıyordum.
Bacaklarım ağrıyordu. Ama hâlâ koşabiliyordum. Bu bana yetti.
Bir ara önümdeki haftayı düşünmeye başladım. Bir sonraki hafta da başka bir yarı maraton koşacaktım. Kendi kendime, “Orada yavaş koşarsın. Antrenman niyetine gidersin. Bu kadar zorlamazsın.” demeye başladım. Aslında bunun küçük bir masal olduğunu biliyordum. Çünkü yıllardır aynı şeyi söylüyorum. Sonra başlangıç çizgisinde duruyorum ve verdiğim bütün sözleri unutuyorum. Bu kez de farklı olmayacaktı. Yine de insan kendini kandırmaya çalışıyor. Belki zihnim bu hikâyeye inanır da son enerjisini kullanmama izin verir diye düşündüm.
Son düzlüğe geldiğimde elimde kalan ne varsa kullandım. Bir kez daha hızlandım. Bitiş çizgisine doğru koşarken yorgundum ama mutluydum. Süremin kötü olacağını sanıyordum ama beklediğimden daha iyi bir sonuç elde etmişim. Hatta son yıllardaki en iyi derecelerimden biri olmuştu.
Yarış sırasında kendimi tamamen tükenmiş hissediyordum. Oysa rakamlar farklı bir şey söylüyordu. Demek ki bazen insan kendini olduğundan daha yorgun hissedebiliyor. Bu küçük başarı beni fazlasıyla mutlu etti. Bir hafta boyunca koşmamaya karar verdim. Gerçi karar vermesem de pek koşabilecek durumda değildim. Bacaklarım benim yerime çoktan kararını vermişti…

İlk Yorumu Siz Yapın