Stockholm Premiärhalvan, İsveç’in başkenti Stockholm’da düzenlenen birçok koşu yarışından biri. Özellikle “Premiärhalvan” dememin sebebi, bu yarışı Stockholm Yarı Maratonu ile karıştırmak istememem. İki yarış farklı tarihlerde düzenleniyor. Katıldığım bu yarış, Stockholm Maratonu öncesinde bir hazırlık yarışı niteliğinde.
Yarış, şehrin en büyük parklarından biri olan Djurgården’de düzenleniyor. Parkurun yaklaşık yüzde sekseni parkın içinde geçiyor. Sadece bazı bölümlerde parkın çevresini dolaşmak için dışarı çıkılıyor. Bu yüzden daha butik bir organizasyon bekliyordum. Fakat karşıma çıkan organizasyonun büyüklüğü beni şaşırttı. Hatta İstanbul Yarı Maratonu’ndan bile daha büyük bir etkinlikle karşılaştığımı söyleyebilirim. Katılım oldukça yüksekti. O kadar kalabalıktık ki yarış farklı dalgalar halinde başlatıldı. Ben ikinci dalgada yer aldım.
Hava soğuk ve parçalı bulutluydu. Hafif bir rüzgâr vardı ama rahatsız edecek seviyede değildi. Üşümeyeceğimi düşünerek kısa kollu tişörtle koşmaya karar verdim. Eşyalarımı teslim noktasına bırakırken basit bir market poşeti kullandım. Yarış kitinden bir çanta çıkacağını düşünmüştüm ama herkesin kendi çantasını getirmesi gerekiyormuş. Bavulla seyahat ettiğim için ekstra çanta taşımak istememiştim. Sonuçta elimdeki plastik poşet yüzde yüz su geçirmez, hafif ve kullanışlı bir çözüm oldu. Üstelik emanet alanlarının üzeri açıktı. Yağmur yağsaydı eşyalarımın kuru kalmasını sağlayacaktı. Bundan sonra seyahat ettiğim her yarışta çantama mutlaka bir plastik torba atacağım.
Start verildikten sonra kendimi hemen uygun bir grubun içinde buldum. Sürelere göre düzenlenmiş çıkış koridorları burada kusursuz çalışıyordu. Kayıt sırasında beyan ettiğim dereceye göre tam olmam gereken yere yerleştirilmiştim. Kimse kimsenin önünü kesmiyor, kimse olması gerekenden hızlı ya da yavaş koşmaya çalışmıyordu. Yarışın ilk kilometreleri son derece akıcı geçti.
Bu noktada insan ister istemez bizim yarışları düşünüyor. Acaba bizde insanlar gerçekten hangi sürede koşabileceklerini bilmiyorlar mı? Yoksa organizasyonlar bunu yönetmekte mi zorlanıyor? Bilemiyorum ama aradaki farkı hissedince insan düşünmeden edemiyor.
Parkurun önemli bir kısmı asfalt zemindeydi. Bazı bölümlerde ise çakıl taşlarıyla kaplı dar patikalardan geçtik. Genel olarak hızlı koşmaya uygun bir parkurdu ama tamamen asfalt da değildi. Öte yandan parkurun inişli çıkışlı olduğunu önceden biliyordum. Bu yüzden sürpriz olmadı.
Yarış boyunca ya çıkıyorduk ya da iniyorduk. Düzlükler oldukça kısa kalıyordu. Adeta bir lunapark trenindeymişiz gibi sürekli yükselip alçaldık. Neyse ki çıkışlar kısa olduğu için ciddi tempo kaybı yaşamadım. Kalabalık bir grupla koşuyor olmak da iniş çıkışları oldukça eğlenceli hale getirdi.
Sık ağaçlarla kaplı bölümlerden geçtik. Dev kayaların arasından ilerledik. Kaç tane köprü geçtiğimizi hatırlamıyorum bile. Bir yanımızda deniz, diğer yanımızda park vardı. Bazen şehrin içine yaklaşıyor, bazen tamamen doğanın içinde hissediyorduk kendimizi. Parkur sürekli değişiyor ve yeni manzaralar sunuyordu. Bu yüzden koşarken sıkılmak mümkün değildi.
Gözüme takılan tek eksiklik, park içerisinde tuvalet yapılmasının yasak olduğunu belirten tabelalar oldu. Diğer yandan parkur boyunca seyyar tuvalet göremedim. Benim ihtiyacım olmadı ama olsaydı ciddi bir problem yaşayabilirdim.
Bu yarış, üst üste birer hafta arayla koştuğum dördüncü yarıştı. Açıkçası bir noktada yorulmayı ve yavaşlamayı bekliyordum. Fakat beklediğim olmadı. Belki havanın serin olması, belki de kalabalığın temposu sayesinde hızımı korumayı başardım. Kilometreler ilerledikçe düşüş yaşayacağımı düşünüyordum ama yarış sonuna kadar ritmimi bozmadım.
Bitiş alanı en az yarışın kendisi kadar kalabalıktı. Koşan herkes yanında en az bir kişi getirmiş gibiydi. Buna hafta sonu parkta vakit geçiren insanları da ekleyince ortaya oldukça hareketli bir görüntü çıkıyordu.
Bu kalabalığın içinde bitiş çizgisini geçtim. Üstelik planladığım süreden daha hızlı koşmuştum. Hâliyle keyfim yerindeydi. Eşyalarımı alıp hemen üzerimi değiştirdim. Tam giyinmiş ve rahatlamıştım ki mercimek büyüklüğünde dolu yağmaya başladı.
Bir anda herkes neye uğradığını şaşırdı. Dakikalar içinde çimler beyaza büründü. Yarışı yeni bitirenlerin halini düşünün. Ama işin ilginç tarafı kimse şikâyet etmiyordu. Aksine insanlar gülüyor, çocuklar çığlıklar atarak etrafta koşturuyordu. Stockholm seyahatim boyunca yaşadığım en ilginç anlardan biri buydu. Beklenmedik ama son derece keyifli bir hatıra olarak aklımda kaldı.
Alan iyice kalabalıklaşmaya başlayınca yavaş yavaş ayrıldım. Biraz daha oyalanırsam üşümeye başlayacağımı biliyordum. Otelim yaklaşık iki kilometre uzaklıktaydı. Yürüyerek dönmek toparlanmama da yardımcı oldu. Bir süre dinlendikten sonra tekrar dışarı çıkıp birkaç bin adım daha attım. Ne kadar yorgun olursam olayım, yarış sonrası yürüyüşün toparlanmayı hızlandırdığına inanıyorum. Belki bilimsel açıklaması vardır, belki de tamamen psikolojiktir ama bende işe yaradığı kesin.
Genel olarak organizasyonu da, parkuru da çok sevdim. Djurgården zaten başlı başına görülmeye değer bir yer. Böyle güzel bir parkta yarışmak da ayrı bir keyifti. Bir gün tekrar Stockholm’e yolum düşerse, Premiärhalvan’a yeniden katılmayı isterim. Stockholm Maratonu’na veya Stockholm Yarı Maratonu’na göre daha az biliniyor olabilir. Ancak bana sorarsanız, en az onlar kadar iyi bir alternatif…

İlk Yorumu Siz Yapın