2024 yılı Ekim ayının ilk haftasında Nice Ultra Trail 50K parkurunu koştum. İki hafta sonrasında koşmayı planladığım Cappadocia Ultra Trail 63K parkuru için antrenman yarışı olmasını planlamıştım. Hem gezip hem de yarış koşabileceğim alternatiflere bakarken, bu yarışın benim için daha uygun olduğunu düşünerek kayıt olmuştum. Evdeki planlar çarşıya uymayabiliyor tabii. Mesela bu yarışın zemininin beni zorlayabileceğini hesaba katmamıştım. Mesafe (54 km) ya da toplam tırmanış (2.000 m) beni korkutmuyordu. Fakat buranın tabiatı o kadar farklıydı ki hiç alışık olmadığım ve antrenmanını yapmadığım bir parkurla karşılaştım. Yarışın ilk saatlerinde akıcı bir tempoyla koşarken ikinci yarıda ağzımın payını almış bir şekilde koşmaya çalışıyordum. Günün sonunda sağlıklı bir şekilde bitirebildim ama bir antrenmandan fazlası oldu. Her zaman olduğu gibi antrenman niyetiyle başladığım bu yarışta da kendimi fazlasıyla hırpaladım. Aslında hatalar silsilesi ile ilerlediğimi söylesem daha doğru olur. En başından başladığımda kendine çok fazla güvenmenin insanı nasıl zor durumlara düşerebileceğini de anlatmış olacağım…
Yarış, Col d’Eze adında küçük bir kasabadan saat 07:30’da başlıyordu. Bu sebeple Nice merkezinden bu kasabaya saat 04:00 – 05:00 arasında servisler vardı. Ben de başlangıç çizgisine ulaşmak zor olacak diye düşünüp erkenden servislerin kalkacağı alana gitmeye karar verdim. Otelden ayrılıp alana vardığımda ilk gelen otobüse atlayıp başlangıç alanına gittim. Böylece yarışa geç kalmak ve başlangıç alanına ulaşamamak stresinden kurtulmuş oldum. Ama.
Büyük bir “ama” ile karşılaştım. Nice merkezi sabah 12-13 derece civarındaydı ama burası 4 dereceydi. Daha da kötüsü hava sıcaklığı gittikçe düştü. İnsanlar yanlarındaki alüminyum battaniyeleri çıkarıp sarılmaya başladılar. Ben çıkarılabilir kolluklarımı ve yağmurluğumu giydim. Bulabildiğim en kuytu yere sindim. Mümkün olduğunca açıkta kalmaktan kaçınıp dinlenmeye çalıştım.
Zaman geçmek bilmedi. Organizasyonun bizi çok çok çok erken getirdiğini anladığımda yarışın başlamasına hâlâ bir saat vardı. Bazı yarışmacılar soğuktan telef olcaklar diye düşünmeye bile başladım. Başlangıç alanı tamamen açıkta ve tepenin en uç yamacındaydı. Bulunduğumuz rakım 500 civarındaydı. Kapalı ve korunaklı bir yer olmaması da dezavantaj. Yani daha yarışın başında hırpalanmaya başladık.
Başlangıç alanına alımlar başladığında hemen yerime geçtim. Amacım insanların arasında bulunup sıcaklıklarından faytalanmaktı. Gerçekten de fark etti doğrusu. Bu sayede yarış başlamadan yağmurluğumu çıkarıp çantama koyabildim.
Anonslar çok kısık sesli yapılıyordu. Çevredeki villa sakinlerini rahatsız etmemek için mi diye düşünmeden edemedim. Yarışın başladığını duymadım. O derece sessizdi. Koşucuların sesleri anonsları bastırıyordu. Ancak atılan konfetilerden ve öndeki hareketlilikten yarışın başladığını anlayabildim.

Amacım antrenman yapmak olduğu için yavaş yavaş koşmaya başladım. Yarış öncesi ısınma şansım olmamıştı. Ortam çok kalabalıktı. Bulunduğumuz alan tüm koşucuları almakta zorlanıyordu. (Bu arada ben tuvalet ihtiyacımı gelir gelmez gidermiştim ama benden sonra gelenler bunun için uzun süre sıra beklemek zorunda kaldılar.)

Yarışın ilk bölümünde tamamen asfalttan oluşan hafif eğimli bir yolda koştuk. Yarışın daha ilk bölümünde yokuşu koşarak çıkabildiğim için diğer yokuşları da koşarak çıkarım diye düşünmeye başlamıştım. Çünkü bu yarışı bizim ülkemizde olduğu gibi büyük oranda toprak ve asfalt yollardan koşacağımızı sanıyordum. Yanılmışım. Sonraki bölümlerde kimsenin ayağı asfalta değmeyecek diye yemin edilmişti sanki. Ayağımın yere düz bastığı sayılıdır. İrili ufaklı kayaların üstlerinden ve devrilmiş ağaç gövdelerinin altından geçmeye başladık. Bu kısımda hafif bir tıkanıklık yaşandı ama hemen açıldı ve bir daha da patikada hiç trafikle karşılaşmadım. Hızlı gitmiyordum ama zaten gidemiyordum. Yumruk büyüklüğünde taş çıkıntıları ayağımızın altından eksik olmuyordu. Yamuk yumuk basa basa uzunca bir süre ilerledim.

İlk kontrol noktasında sularımı doldurup hemen yola koyuldum. Hava ısınmaya başlıyordu ve sonraki kontrol noktasına kadar bu şekilde gidecek olursak suya çok ihtiyacım olacak diye düşünüyordum. Artık işimi şansa bırakmamam gerektiğini iyice anlamıştım ve attığım her adımı ince eleyip sık dokuyordum.
Sonraki bölümde sık bitki örtüsüne sahip bir ormandan geçtik. Bu alanda zemin daha yumuşaktı. Bileklerimin ağrıdığını ilk burada farkettim. Bana büyük bir problem gibi görünmedi. Zeminin bundan sonra daha kolay koşulabilir olmasını umuyordum. Öyle de oldu. Zaman zaman toprak yollara girip, genelde tek kişilik yürüyüş yollarından ilerlemeye başladık. Bu kısım keyifliydi. Alışık olduğum bir yarışı koşuyordum. Hatta farkında olmadan yükseldiğimizi de biliyordum. Hızımı artırmadan koşmaya devam ettim.

Yükseldikçe bitki örtüsü kaybolmaya ve toprağın yerini kayalar almaya başladı. Başımı kaldırdığımda çok uzaklarda görünen zirveye doğru gidiyorduk. İnsanlar kayaların üstünde tesbih gibi dizilmiş renkli boncuklar gibi görünüyordu. En büyük tırmanış bu olacaktı. Bu tırmanışı halledersem sonrası problem olmayacaktı. En azından planım bu yöndeydi.
Zirveye çıkarken uzun süre ellerimi de kullandım. Tırmanış çok dikleşmişti ve tutunmadan ilerlemek tehlikeli bir hâl almıştı. İşimi şansa bırakmadan tedbirli bir şekilde sakince ilerledim. Zirveye ulaştığımda yorgun düşen insanların sağda solda dinlenmeye çalıştığını gördüm. Ben durmadım ve yola devam ettim.

Zirveden sonra bu yarışın en zor kısmı geldi. Aynı kayalıkları inmek! İnmek çıkmaktan daha zordu. Bileklerim artık daha fazla ağrıyor ve ayakkabım kayaların keskin köşelerinde parçalanıyordu. İnmek, çıkmak ya da mesafe değil; zemindeki irili ufaklı kayalar işi çok zorlaştırıyordu. Böyle bir zeminde bu kadar uzun süre koşmamıştım. Bileklerimin zayıf düşüp beni yarı yolda bırakmasından korkmaya başlamıştım. Allah’tan ayakkabım bu tarz zeminlere karşı dayanıklıydı. Yanlışlıkla yol ayakkabısıyla gelenler ayakkabısını burada bırakıp, ayaklarını bile parçalayabilir.
Nihayetinde ayağımız düz bir zemine bastığında “Peille” kasabasına giriş yapmıştık. İkinci kontrol noktası burasıydı. 21’nci kilometredeki bu noktaya gelmem tam üç saat sürdü. Burada tekrar sularımı doldurup, birkaç parça meyve yedim. Servis edilen diğer ürünleri bilmediğim için yememeyi tercih ediyordum. Bu zorluğun yanına bir de mide problemleri eklemek istemedim. Zaten beslenmemi de yanımda getirmiştim ve her şey yolundaydı.

Peille, bir orta çağ kasabasıymış. Dar sokakları labirent gibi birbirine bağlanıyor, küçük evleri rengarenk sıralanıyordu. Bu köyden hızlıca geçtiğim için pişmanım. Keşke bu köyü yürüyerek geçseydim ve etrafı daha fazla görebilseydim. O esnada ne kadar güzel olduğunu fark etmemiştim. Köyün büyük bir bölümünü geçtikten sonra zaten iş işten geçmişti bu sebeple sonrasında da durmadım.
Çok sık ağaçlarla dolu bir ormana girdik. Güneş zar zor toprağa nüfus ediyordu. Sanıyorum burası dağın kuzey yamacıydı. Bu sebeple de oldukça soğuktu. Hava daha kötü olsaydı bu bölümde çok daha fazla zorlanabilirdim. Zira ağaç kökleri her yeri kaplamıştı ve kökler kayganlaşmıştı. Üstüne basmadan geçemiyordunuz ama bastığınızda da ayağınız kayıyordu. Bu sebeple daha fazla kasıldım ve her yerime ağrılar girdi.
Bu arada sürekli inip çıkıyorduk. Yarışın sitesindeki eğim grafiğini incelediğimde göreceli düz bir bölüm olması gereken yer, sürekli olarak küçük iniş çıkışlarla dolu bir bölümmüş. Bir saat kadar kayıp düşmeden inip çıktıktan sonra nihayet toprak bir yola çıktık.
Bu yolda herkes hızlanmaya başladı. Ben de artık bu iş uzamasın diye düşünerek bu bölümü daha hızlı geçmeye çalıştım. İyice yorulmuştum. Ayak bileklerim ağrıyordu. Aslında bu bölümde daha da sakin ilerleyip enerjimi saklamam ve daha fazla zorlamamam gerekiyordu. Koşulabilir bir bölüm buldum diye koşmaya çalıştım. Hızım çok yüksek değildi ama stabil bir şekilde koşabiliyordum. Herhangi bir problem yok gibiydi.

Bu şekilde 35’inci kilometredeki “Drap” kontrol noktasına geldim. Daha önce yaptığım gibi sularımı doldurup birkaç parça meyve yedim ve çok oyalanmadan hemen oradan ayrıldım. Çok kalabalık bir kontrol noktasıydı burası. Her yer insanlarla doluydu. (Uzun parkurlarla birleştiğimiz ve koşanların ailelerinin gelebildiği bir yerdi.) Bu sebeple çok oyalanmadan yola devam ettim.
35’inci kilometreden 44’üncü kilometreye kadar hafif hafif tırmanarak ilerledik. Toplamda 500 metre kadar yükseklik kazanmışız. Fakat bu bölüm tarifi çok zor bir şekilde tüm enerjimi aldı götürdü. Drap kontrol noktasından çıkarken enerjim %60 seviyesindeyken 9 kilometre sonraki “Plateau Saint Michel” kontrol noktasına geldiğimde enerjim %10 seviyelerine inmişti.
İlk ihtimal duvara çarpmıştım. Planlı bir şekilde beslenmiştim ama yarıştan önceki günlerde yeterince beslenemediğimi anımsadım. Bu yarışı o kadar hafife almıştım ki doğru düzgün beslenmeyi ihmal etmiştim.
İkinci ihtimal antrenmansızlık. Her ne kadar antrenman yapıyor olsam da bu derce farklı bir coğrafyanın antrenmanını yapma şansım olmamıştı. Tırmanışlarım genelde düz zeminlerde oluyor. Zaten bu tarz yarışlarda koştuğum için bu güne kadar hiç problem olmamıştı. Fakat bu yarışta zemin farklılığını da tecrübe etmiştim.
Üçüncü ihtimal sabah soğukta uzun süre kalmış olmam. Sabah sabah enerjimi tüketen bir sıkıntıydı bu. İki saat boyunca soğukta kalmıştım. Belki de bedenim ısınabilmek için gereksiz yere fazladan enerji tüketmişti. Bilmiyorum, emin değilim ama olabilir.

Dördüncü kontrol noktasında biraz oturup, gazoz içtim. Meyve namına ne varsa tüketmeye çalıştım. Oturarak olmayacağını bildiğim için yürüyerek, kontrol noktasını terk ettim. Kısa bir süre sonra bayır aşağı hafif tempo koşabilmeye başladım. Bu şekilde deniz kıyısına insek kalan mesafeyi tamamlamak zor gelmezdi ama bir tırmanış sürprizi daha geldi. Yaklaşık 2 kilometre kadar tırmandık. Eğim grafiğine baktığımda son derece düz bir bölüm olması gerektiğini görüyorum ama malesef düz değildi.
Bu beklenmeyen çıkışlar yine de problem değildi. Yürüyerek çıkabiliyordum. Ama sonrasında gelen dik iniş yarıştan vazgeçmemi sağladı. Merdivenden çok daha dik yerlerden inmeye başladık. Bacaklarım zaten zor çalışıyorken bu iniş hiç iyi olmadı. Tam bir sürpriz. Bacaklarımı sürüye sürüye indim. Bu esnada gelen geçti giden geçti. Yarıştan vazgeçtiğim için umursamadım. İki hafta sonra bir yarışım daha olmasa dişimi sıkar devam ederdim ama elime bir şey geçmeyecekti. Diğer yandan daha fazla hırpalanırsam iki haftada toparlanamaya bilirdim de. Bu düşünceyle düze gelene kadar koşmamaya karar verdim.

Bacaklarım dinlendi ve sonraki kısa tırmanışta pek zorlanmadım. İyi oldu derken bitmek bilmeyen merdivenlerden inmeye başladık. Merdivenler genelde dar, sadece bir kişinin geçebileceği kadardı. Bu sebeple karşıdan gelen olursa işler zorlaşıyordu. Hızlı inemiyordum, karşımdaki de hızlı çıkamıyordu, karışık bir durum yani.
Neyseki bir şekilde sahil boyuna indik. Önümde artık çıkıp inmek zorunda kalmayacağım 5 kilometrelik bir yol kalmıştı. Hafif tempo koşmaya başladım. Fakat koştuğumuz yer kayalıktı. Zaman zaman da kısa merdivenler inip çıkıyorduk. Önüme sahilde gezen insanlar çıkıyordu. Bazen durmak ve yürümek zorunda kaldım. Yani çok rahat koşamadım ama en azından biraz da olsa koşabildim.

Nice Limanı’na vardıktan sonra önümde 2-3 kilometrelik bir yol kalmıştı. Yolun tamamı asfalttı ve hafif iniş çıkışlar içeriyordu. Problem olmadı. Yarıştan önce sahilde dolaşan insanların problem olacağını düşünüyordum ama sahil yolu oldukça genişmiş. Rahatlıkla koşabildim ve önümü kimse kesmedi.
Bitiş çizgisi göründüğünde biraz daha hızlanıp, keyifle koşmaya başladım. Son bir kilometreyi sağlı sollu bekleyen insanların tezahüratları eşliğinde koştum. Gerçi gözüm bir şey görmüyordu ama yine de bir şeyler duymak keyifliydi. Kimse böyle bir karşılanmadan şikayet etmez sanırım.
Bitiş çizgisinden 8 saat 20 dakikada geçtim. Toplam 55 kilometre çıktı. Resmi mesafe 54.5 kilometre. Hangisi doğru bilemem, bu sebeple 54.75 diyelim ve arayı bulalım. Hedefim 7:50:00’de bitirmekti. 30 dakikalık bir gecikme çok da problem değil. Son bölümde beni geçen insanların sayısını unuttuğum için o esnada çok vakit kaybettiğimi düşünmüştüm. Günün sonunda zaten bir hedefimin olmadığı bir yarışı hala bacaklarımın üstünde durabiliyorken bitirmiş olmama seviniyordum.
Bitiş çizgisi; sandalyeleri meşgul eden sivil bir kalabalıkla doluydu. Bu insanların yarışı bitirip üstlerini değiştirmiş insanlar olduğunu düşünmek istiyorum zira yerde bile oturacak yer bulamadım. Zar zor bir köşe bulup yere oturdum. Elimde kalan besinleri ve yarışın sonuna sakladığım protein barı yedim. Asfalttan soğuk geliyordu. Terliydim ve üşümeye başlamıştım. Sabah yaptığım gibi yağmurluğumu tekrar giyip ısınmaya çalıştım. Kaldığım otel çok uzakta olmadığı için yedek kıyafet getirmemiştim. Durdum düşündüm, orada dinlenmeye çalışmaktansa otele gidip sıcak bir yerde dinlenmek daha mantıklı olacaktı. Kalkıp yavaş yavaş yürümeye başladım.
Başlangıç alanı sivillere kapalı bir alan olmasına rağmen o kadar kalabalığın nereden çıktığına anlam veremedim. Tabelalarda sadece görevliler ve koşucular girebiliyor yazıyordu ama yine de rahat bir ortam değildi. Deniz kıyısı olduğu için rüzgar esiyordu ve benim gibi terli birinin orada durması mantıklı değildi. Bitirenlere yemek servisi yapıldıysa da ben görmedim. Alan karma karışıktı. Madalya, logolu su bardağı ve logolu havlu hediye ettiler. Madalya’mı aldıktan sonra gerisi mühim değil diyerek arkama bile bakmadan yola koyuldum.
Organizasyon’un adında UTMB olması beklentileri yükseltiyor ama bence bir artısı yok. Kapadokya, Uludağ, Kyzikos ve Sapanca çok daha derli toplu organizasyonlar. Buradaki fuar alanı kapadokyanın yarısı değildi. Sapancanın bitiş alanı buranın iki katıydı. İşaretlemeler de çok seyrekti. Yani büyük bir beklenti içinde gitmemek lazım.
Diğer yandan UTMB için taş toplamak isterseniz, sanıyorum en ucuz maliyetle katılabileceğiniz yurtdışı yarışı bu. Direkt uçuşla Nice’ye gelebiliyorsunuz. Havalimanından merkeze tramvayla 30 dakika. Otel bol ve çeşitli. Her bütçeye uygun otel var. Bu açıdan bakınca gerçekten de en ucuza malolacak UTMB yarışı bu gibi görünüyor. Önümüzdeki yıl Kaçkar by UTMB yapılacak. Fakat oradaki konaklama imkanları kısıtlı olduğu için bu yarıştan daha pahalıya malolabilir. Bekleyip göreceğiz…

Yorum bırakın