Dikmen Yaylası‘nı¹ uzun zaman önce duymuştum. Görenler güzelliğini anlata anlata bitiremiyordu. Oraya ulaşmak için dağ sıralarını aşmak ve iki arabanın anca geçebileceği dar bir yolda en az bir saat ilerlemek gerekiyormuş. Bu arada karşılaşacağınız manzaraları izlemeye doyamazmışsınız. Oraya varana kadar da nereye gittiğinizi göremezmişsiniz çünkü bitki örtüsü o kadar sık ve çeşitliymiş ki sanki ağaçlardan bir tüneli geçiyormuşsunuz gibi bir his uyanırmış insanda.
Bana oraları görmek bu saate kadar nasip olmamıştı. Duyduklarım merakımı körüklemiş ama bir türlü gidememiştim. Burada bir yarış organizasyonu olacağını duyunca gerçekten çok sevindim. Hem sevdiğim bir aktiviteyi yapacak hem de Dikmen Yaylası’nı doya doya gezebilecektim. İşin aslı buralarda yalnız gezmeye korkuyorum. Buraların doğası hâlâ el deymemiş bir şekilde korunuyor. Birkaç yol yapılmış olabilir ama o yollar artık yabani hayvanlara ait. Bunu bilmek ister istemez endişelendiriyor beni. Tabii yaylada bir organizasyonun olması insan popülasyonunun artması demek. Aynı zamanda birkaç günlüğüne oraların insanlara kalması demek de oluyor. Bu bana göre Hendek Ultra’ya katılmak için yeterli bir sebepti.
Kayıtlarımızı iki ay öncesinden yaptık. Tanıdığım 20-30 kadar kişi beraber gidecektik. Hatta önceden gidip kamp yapmayı da düşünmedik değil. Fakat yarış günü yaklaştıkça organizasyonun iptal olacağına dair bir izlenime kapıldık. Zira herhangi bir bildirim yapılmıyordu. Bu yarış olacak mı? Olursa nasıl olacak? Saat kaçta başlayacak? Program ne? Son âna kadar hiçbir şey bilmiyorduk. Bu sebeple gurubumuzun yarısı organizasyona katılmama kararı aldı. Çünkü belirsizlik herkesin durup dururken girmek istediği bir stres değil.
(daha…)








